Ülkü Taşlıova
- -

MELEKLER SUSTU

31.12.2015
7164 kez Okunmuştur.


-          Melahat Bacı nedir bu telaşın? Bakü rüzgârı gibisin, arkandan koşarak yetişmek çetin iş.

-           Bağışla beni Şudabe Bacı pazara gidiyorum. Seherden beri ev işleriyle uğraşıyordum. Pazarcılar tezgâhları toplamadan yetişeyim dedim. Onun için telesmişim. Bu akşam beyimin ad günüdür ona güzel bir sofra dizeceğim.

-          Selamet kal Melahat bacı. İşin Kolay gele.

 

 Sepeleyen kar altında hızlı adımlarla Pazar yerine doğru ilerliyordu. Soğuk rüzgâr yüzünü üşütmesin diye başındaki şalı burnunun üzerine kadar çekti. “Nar almayı da unutmayayım.” diye geçirdi aklından.  Pazarın içinde çar çabuk işini bitirdi. Zaten uzun uzun gezecek vakti yoktu. Evde; “Meleklerim” diyerek sevdiği on yaşında ki kızına, altı yaşındaki oğlunu emanet edip çıkmıştı. Sebze ve meyvelerle doldurduğu iki torbasının her birini bir eline aldı. Bir gün önce aldığı tavuğu pişirmemiş eşinin doğum günü ziyafetine sakladığından et almaya lüzum görmemişti. Hızlı adımlarla yola koyuldu.

 

Yolunun üstündeki dükkânın önünde durdu.  Birkaç gün önce vitrinde gördüğü sigara tabakasına baktı. Yerinde duruyordu. İçinden sevindi. Gördüğünden beri onu eşine almayı hayal ediyordu. Ayağının ucuyla dükkânın kapısını itekleyerek açtı. İçeri girdi. Elindeki torbaları yere bırakarak tezgâhtardan sigara tabakasını istedi. Eldivenin içinde üşüyen ellerini ağzına götürüp sıcak nefesiyle üfledi.  Ayazda değişen yüzünün çizgileriyle “Cam kesiği gibi  doğradı ellerimi mübarek” çıkardığında eller  çıplak elle okşar gibi iyice dokundu. Sağına soluna baktı. Tezgâhta duran gence uzatarak güzel paket yapmasını istedi. Parasını ödeyip paketi cebine koyduğunda çok mutlu oldu. Eşine verdiğinde onunda çok sevineceğini düşündü. Yüzüne Tatlı bir tebessüm yayıldı. “Az bir param kaldı. Bir pakette sigara alsam ne güzel olur.” Diyerek sigara satan büfeye doğru yürüdü.

 

Sepeleyen kar durmuş yerini ayaza bırakmıştı. Başından sıyrılarak omuzlarına inene şalını örtmek için torbalarını yere bıraktı. Şalına bürünürken etrafa göz gezdirdi. Yanından geçip giden birkaç adama baktı baktı, İçi ürperdi. “Bu gün buralarda bir garibelik var ama! Allah hayra cevirsin.” diye sessizce konuşurken aklına çarşıda gördüğü yabancı simalar geldi. Bir anlam veremedi. Torbalarını alarak Yokuşun sonunda bahçe içindeki evine doğru yürüdü. 

 

Akşamın yüzünü iyice geceye dönmüştü. Yer yer bozulan dar sokaklarında ki birkaç lamba ışıldamaya başlamıştı. İçinden  “Ayaz değil sanki düşman kılıcı, ellerimi doğradı mübarek.” diyerek hızlı adımlarla bahçeden içeri girdi. Darvaza kapısın kapayınca kızına; “Ay Lale, ay meleklerim kapıyı açın. Dondum balalarım. Bir soğuk var ki, sibir sanki buraya gelmiş.” diye söylendi.  İçeriden ses gelmeyince anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. Yüzüne yayılan sıcak hava hoşuna gitti. “Kış kıyamette sıcak bir ev ne güzel bir lezzettir.” dedi.

 

Elindeki torbaları mutfağa bıraktığında mutlu yuvasının huzuru gönlüne doldu. Şalını omuzlarına indirerek çocuklarının yanına gitti.  Lale’ye gülen gözlerle bakarak; “Sana seslendim işitmedin mi güzel kızım?” dedi. Kızının televizyon izlediğini görünce cevap beklemedi. Ablasının yanında oyuncaklarıyla oynayan oğlunu öptükten sonra mantosunu çıkararak mutfağa yöneldi.

 

“Goca kartal ne gezersin…” Türküsü dudaklarından süzülürken keyifle yemekleri pişirmeye koyuldu.“ Keşke anamgilide davet etseydim, ah benim bu ahmak kafam… Aklıma gelmedi. Şimdi desem olmaz ki. Neyse olan oldu.” diyerek kendi kendine hayıflandı.  Onca senelik evliliklerinde birçok zorluğa göğüs gererek bu günlere gelişleri geldi aklına. Bibisinin oğluydu kocası aileleri uygun görmüştü onlarda karşı duramamıştı. Her fırsatta iyi ki evlenmişiz dediler birbirlerine.

 

  “Lale kızım bana yardım et soframızı kuralım.” diye seslendi kızına. Hocalı kentinin bir birinden leziz yemeklerini bin bir itinayla pişirerek akşam sofrasına dizdiler.  Tabakayı eşinin oturduğu tarafa koydu. Anlam veremediği iç sıkıntısını dolmuştu yüreğine. Ne kadar çabalasa da atamıyordu. Sağ yumruğunu kalbinin üstüne koyarak; “Allah hayra çevirsin aha buramda bir darlık var.” diye kaç kez düşündüğünü saymadı.  Derin bir nefes alarak penceresi sokağı gören arka odaya gitti. İyice kararan havaya aldırmadan dışarıyı görmeye çalıştı. Gözüne ağaçlar arasından gözüken küçük bir ışık ilişti. “Allah allah bu vakitte meşelikte kim olur ki? Çobanlar mı ki?” dedi. İçinin ürpertisi iyice benliğini sarmıştı.

 

Keyifli hali gitmiş, durgunlaşmıştı. Sanki birden bire kolu kanadı kırılmıştı. “Nerede kaldın Vugar gel artık. Bir hal var ama nedir bilemedim. Allah korusun.”  diye düşüncelere dalmışken kapı vuruldu. “Vugar değil bu. Kim ola ki?” diyerek yerinden fırladı. Başörtüsünü başına örterek hızlı adımlarla kapıya yöneldi.  Kapı arkasından; “Kimsiniz?” demeğe kalmadan tahta kapı darbelerle kırılarak yere düştü.

 

Elleri silahlı adamları gören Melahat ne yapacağını, ne yana gideceğini şaşırdı. “Kimsiniz? Ne istiyorsunuz bizden?” diyerek bağırıp çağırsa da eve girmelerine engel olamadı.

 

 Dışarıdan duyulan silah ve patlama seslerine karışan insan bağrışları gittikçe çoğalıyordu. “Ana, babam mı geldi?” diyerek koşarak gelen çocuklara doğru yürüyen adamlardan biri, aralarında da kısa bir konuşmadan sonra hiç tereddüt etmeden silahını doğrulttu.  Yarım Türkçesiyle; “Koca hani?” diyen adama cevap vermeye kalmadan kulaklarını sağır eden silah sesiyle dehşete düştü. Çığlıkları boğazında düğümlenmiş, gözleri oğlunun parçalanan yüzünde donmuştu. “Elnur. Balam” diye iki kelime döküldü dudaklarından.   

 

Diğer adamlardan biri mutfağa doğru yürüdü. Etrafa göz gezdirdikten sonra birkaç adım kapıya doğru geriledi. Silahını doğrultarak tetiğe bastı. Aralıksız ateş etti. Mahşer yerine dönen mutfak tezgâhından fırlayan nar adamın ayağının dibine yuvarlandı.  Eğildi eline aldı. Birkaç kez havaya atıp tutarak ağır adımlarla odaya yöneldi. Kurulu masanın yanında durdu. Elindeki narı masaya vurdu. Etrafa dağılan nar tanelerine baktı kinli bir gülümseme yayıldı yüzüne. “Sizi de böyle darma dağın edeceğiz. Hocalı bizim artık.” dedi yüksek sesle.  Sonra tabakayı alıp cebine koyarak diğer arkadaşlarının yanına döndü.

 

Dışarıda silah sesleri gittikçe yükseliyor, insan bağrışları patlamalarda kayboluyordu. Zaman çaresizlik zamanıydı. Melahat oğlunun parçalanan yüzünde zamanı yitirmiş, aklını çoktan Ermeni’ nin tetiğinde kaybetmişti. Kızı Lale’ nin ağlama sesine, bilincinin son çırpınışıyla; “Meleklerim ağlıyor.” dedi.

 

“Ne demek. Melek ağlamak.”  diyerek karşısına dikilen silahlı ermeni; “Yeter. Susturayım.” dediğinde Lale kanlar içinde yere serilmişti.  Ardından patlayan silah ortalığı sessizliğin çığlığına bürümüştü.

 

Melahat gözlerini son kez kapatmadan “Nerede kaldın Vugar? Meleklerim sustu.” dedi. Göğsünden sızan kan ayakta duran adamın ayağına bulaşıyordu.

 


  • Etiketler :
  • -
DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUMLARI
Eklenme Tarihi : 31.12.2015
Güncelleme Tarihi : 31.12.2015
Yazarlar
En Son Yorumlar